Ahşabın Anlattığı O Sessiz Miras
Plakların Altındaki Sessizlik
İstanbul’un bu eski kediler gibi ağır ağır geçen öğleden sonraları vardır; dışarısı yağmurun ritmik vuruşuyla ağıt yakar gibidir, içeride ise o kuruluk, o zamanın ağır kokusu sineye çeker. Benim atölyem de böyledir. Her şey bir sabırla bekler, ortaya çıkacak olanın ağırlığını, kumaşının kumaşını bilmenin o derin, neredeyse melankolik dinginliğini yaşamak gerekir. İnsan bazen o ahşap parçalara bakınca, onunla beraber geleni görmeye başlar; bu sadece bir sandık, bir sandalye ya da bir komodin değildir; o, katman katman yoğrulmuş bir yaşamın, bir neslin nefesinin somutlaşmış halidir.
Ve aile kavramı... onu düşündüğümde, aklıma gelen ilk görüntü, tozlanmış bir masanın üzerindeki o küçük oyuklardır. Büyükbabamın el oyduğu, artık derinleşmiş o ince çizikler; sanki her biri, bir neslin öyküsünden, bir evin kokusundan kalmış bir yankıdır. Biz bu yaşta, yüzlerce yıla yaklaşmış bu eski dokularla uğraşırken, fark ediyorum ki, kurduğumuz bu bağ, zamanın kendisinden bile daha dirençli. Benim elimdeki bu çam ağacının damarları gibi, aile bağları da zorlanır, öksürür, çatlak verir; ama en doğru nüansla, en ince zımpara kağıdıyla dokunduğunuzda, o bütünlüğü yeniden kazanır.
Bu tamir edilen ahşap, bir öykünün susturulmuş notasıdır. Oysa aile dediğimiz şey, belki de tam da bu susturulmuş notalardan oluşuyor. Herkesin kendi ritmi, kendi söyleyemediği bir yükü vardır. Annemin bana anlatırken bazen de ağlamakla geçiştirdiği o eski yazlık evin kokusu mesela; bilmiyorum, onun içinde sadece mobilyalar yoktu ya da sadece benim gittiğim bir yer değildi. Orası, anlatılmayı bekleyen binlerce kelimenin, söylenmemiş o son nefesin de tutulduğu bir vakumlu odadaydı.
Detayların Sessiz Senfonisi
Restorasyon süreci, benim için bir tür diyalogdur. Bir parçayı ayırıyorum, onu ince ediyorum. Oysa bu parçanın geçmişte nasıl bir işlev gördüğünü, hangi duyguyu taşıdığını anlamak istiyorum. Tıpkı ailedeki gibi. Bazen birleşen vidanın sesine odaklanıyorum, bazen de o çıtırtıyla uyuyan ahşabın gerilimine. Bu gerilim, çözülmeyi bekleyen o gergin aile sırrı gibidir.
Bir de o nesiller arası aktarım var. Benim yaşım, bu eski mekanizmaya yetişmeye çalışan ama onu aynı zamanda korumak zorunda olan bir köprü gibidir. Benim gençliğimdeki aceleci hareketler, muhtemelen büyükbabamın bu parçaya dokunduğu gibi, özen göstermemiş, aceleyle yapılmış bir uygulamaya denk geliyordur. Ve işte o an idrak ediyorum ki, hız değil, sabır, asıl ustalık bilgisidir. Bu sabır, sadece birleşmeleri beklemek değil, aynı zamanda o birleşimlerin neden bu kadar mükemmel olması gerektiğini de bilmektir.
Ahşabın her kıvrımında, her kılcal çizikte, bu aile hikayesinin küçük bir sayfası var sanki. O küçük çatlaklar, acele edilmiş bir tartışmanın izidir belki. O derinleşmiş yağ izleri ise, paylaşılan uzun sessizliklerin, kelimelere ihtiyaç duymayan o derin anlayışın kanıtıdır. Bunlar ne var ya da ne yok; bunlar, varoluşun en saf haliyle birbirine kenetlenmiş tanıklarıdır. Ve benim görevim, bu tanıkların sesini kısık bir uğultudan, yeniden duyulabilir bir bütünlüğe taşımaktır. Bu, kaybolmuş bir sesi bulmak kadar zorlu, ama aynı zamanda o kadar da tatmin edici bir ritüel.