Bir İğnenin Ömrünü Bitirdiği O Kusursuz Sürtünme Anı
Bu kadim mekanizmalarla benim aramdaki ilişki, garip bir türden teslimiyete dayanır sanki. Bir restoratör için ahşap, sadece ölü bir ağacın anatomik yapısıdır; katmanları, çatlakları ve verniğin altında gizlenen o ilk canlılığına dair alınmış bir not tutulur. Ancak benim için, masif ceviz ya da eskimiş çamın o yıpranmış yüzeyi ile, doğru tozla buluşmuş bir plak arasındaki gerilim çizgisi bambaşka bir şey. O, zamana karşı verilen, sabırla beklenen o nihai randevudur.
İstanbul’un nemi, ahşabın her bir lifine işlemişti sanki; deniz kokusuyla karışmış, ağır bir melankoli taşıyordu. Gözümle kaydığım bu yüzeylerde, aceleciliğin değil, özenin izlerini ararım. Bir masa tablasını onarırken geçirilen saatler, bir plağın derinliklerine inmeye çalıştığım o ilk dönüşlerdeki gibi katmanlıdır. Her bir çizik, aceleyle yapılan bir hareketin hatırasıysa; o ince tınıların üzerindeki mikro çizikler, kaydın ruhunun binlerce dinleyicinin kulağına ulaşmaya çalışırken karşılaştığı küçük direncelerdir.
Kayıp Frekansların İzinde Bir Yolculuk
Bazen bir parçayı incelerken, onun sadece fiziksel bir nesne olmaktan çıkıp, zamanın kendisiyle kurduğu o kırılgan bağı hissediyorum. İşte bu noktada plak devreye giriyor. O, siyah malzemenin dingin yüzeyiyle, üzerindeki mikro olukların dansını başlatmaya hazır olan o incecik iğnenin karşılaşacağı alandır. Bu karşılaşma, benim için bir restorasyonun en üst seviyesi; çünkü kurtarılacak olan sadece madde değil, o maddenin titreşimiyle doğmuş olan duygu katmanıdır.
Bir deyişle, sanki o ses moleküllerini yeniden vücut bulmaya zorluyorsunuz. Tıpkı çatlamış bir masanın o incecik dolgu macunuyla tekrar bütünleşmesini sağlamaya çalışmak gibi. Yanlış bir basınç, yanlış bir hızı yakalamazsanız, her şey sürtünmelemeden önce birbirine yabancılaşır. Ve oysa içeride, mükemmel bir uyumla bekleyen bütünlük var.
Bu süreçte benim sabrım denen o ağır, neredeyse katılaşmış halim devreye giriyor. O melankoli bazen bir tür zorunluluk haline geliyor; çünkü o eski sesleri, aceleyle dinlemek, onların bize sunduğu katmanlı anlatıyı kaçırmak demektir. Sanki o kaydın derinliklerinde, buharlaşmaya yüz tutmuş bir anının son nefesini yakalamaya çalışıyorsunuz.
Mekanizma ve Şiir Arasındaki Köprü
Bir deyişle, o sesin en saf hallerine ulaşmak için gereken bu ritüelistik yavaşlama, benim için bir tür meditasyondur. Sesin fiziksel olarak kaynaktan çıkışı ile kulağıma ulaşan algılanış arasındaki o tüm ara katmanlar, ahşabın kuruma süreci kadar uzun ve özen gerektiren bir sürecin yansımasıdır.
Benim atölyemde de, hayatın ritmi bu iki yakınlıkta bulunur: Bir taraf eski ahşabın direncine saygı duymak, öbür taraf da o direnci kıran doğru titreşimi bulmak. Ve bu aradaki ince, neredeyse nefes alınamayan o geçiş anı… İşte orada, her şey yeniden doğuyor. O kusursuz sürtünme anında, taşınan geçmişin bütün ağırlığı, o incecik tınıların içinde hafifliğe kavuşuyor.