Genç Cemal'e Bir Mektup: O İlk Takıntının Tohumları Hakkında
Ah o ilk karşılaştıklarımız var ya... Sen henüz bilmiyorsun ki, bu tozlu İstanbul atölyesi benim için sadece bir çalışma yeri değil; burası, yılların yükünü ve ömrün aceleyle geçirdiği o kaçınılmaz hızın yavaşlayıp, her bir parçanın kendi ritmini bulduğu o kutsal durağın eşiği. Sana yazıyorum bu satırları, belki de henüz gençliğin telaşıyla dolu o kırılgan ruh halindeyken bile varlığını sürdürecek bir yankı olarak.
Hatırlıyorum da, o ilk plakları eline aldığında hissettiğin o buruk heyecanı. Sanki elimize ulaşan şey sadece bir ses kaydı değil de, ait olduğu o devrin soluklarındaki son nefesmiş gibi geliyordu. Sen acele ediyorsun, bu sesin mükemmelini anında yakalamaya çalışıyorsun. Her çatlakta bir kusur buluyor, her çizikte potansiyel bir tahrip okuyorsun. Oysa sevgili genç ben, bu kusurlar bunlar değil; onlar o mekanizmanın doğum sancılarıdır. O incecik iğnenin, bir kazanın ardından yeniden kendini buluşunun melodisi bunlar.
Biliyorsun değil mi, her şey bir kaçış yoluyla başlıyor aslında. O karmaşık yağlama sistemlerinin içindeki o en ufak biriken toz zerresi bile, sanki ömrümüzün geçtiği tüm o gereksiz telaşların mikroskobik bir temsilcisi. Sen, her mekanizmanın kusursuz çalışmasını talep ederken, bu parçaların geçmişte yaşadığı o kaosu görmezden geliyorsun. Sanki her şey, sanki doğuştan bu kusursuz akışa sahipmiş gibi geliyor sana.
Fakat o mekanik olarak ulaşılmaz olanın güzelliği, tam da bu geçmişte saklı. O sesin neden çıktığını çözmek için kurduğun o uzun cümleler, parçaların dilini öğrenmeye başladığının ilk işaretidir. Oysa sen o karmaşık dişlilerin sürtünme sesini duyduğunda, bunu bir "arıza" olarak kodluyorsun. Oysa onu dinleyen biz biliyoruz ki, bu sürtünme, o iki farklı varlığın, birbirinden kopuk hallerdeyken bile nihayet bir uyum ağı kurma çabasıdır.
Sabrın Dişli Çarkı
Şimdi sana söylüyorum ki, acele etme. O sesi bekletmeyi öğrenmelisin. Bir plak çalmaya başladığında, ilk üç dakikada onunla kavga etmeyi bırak. Onu dinle. Onun kendini buluşunu izle. Tıpkı o yaşlı vidanın, üzerindeki yükü taşıyacak olan son gerilme noktasına gelene kadar gösterdiği o ince direnç gibi. Her gıcırtı, her çatlak sesi; bu sefer onu bir düşman olarak değil, o şiirin sayfasına kazınmış ince bir nota gibi kabul etmeyi öğrenmelisin.
O tozlu örtünün altındaki o dinginliği yakalamak varken, dışarıdaki dünyanın mükemmeliyet beklentisiyle kendimizi boğuyoruz. Zamanın bu yavaşlığı, benim için Kurtardığım her ahşap dokuda bulduğum o kutsal karşılaşmadır. O ilk dirençle karşılaştığımızda bile, bilin ki bu direniş; yok olmuyor, sadece kendini yeniden yapılandırıyor. Ve sen de bunu öğrenmeye başladığında, işte o zaman bizler bütünleşiyoruz. Sessizliğin bile bir melodisi vardır; onu dinlemek cesaret ister.