O "Boşluk" Sandığımız Yerin Aslında Yapıştırıcı Olması
Ahşabın o derin, esmer tonlarında bir yerde duruyor zaman benim için; sanki her bir çizik, her bir çatlak, o geçirilen kışların, o bekleyişlerin hafızasını taşıyor. İşte bu sefer de kafamdaki seslerin, o tanıdık olmayan melodilerin uğultusu beni buraya getirdi. Birkaç yazıyı geride bıraktım bu "tesadüfler" üzerine, o kayıp seslerin nabzını tutmaya çalışarak. Ve son birkaç girdi beni, bu bütün bunlar arasındaki o göründüğünden çok daha sağlam olan zemine götürdü sanki.
Hepimiz, bu yaşamın akışında, o beklenmedik karşılaşmaları, o kulağa tamamen alakasız gelen olayları birer ‘zar zor kurtarılmış’ parça gibi görüyoruz. Sanki o uğraşımız, o eski egzozun içindeki o son sürüşün bıraktığı basınçla o melodiye ulaşma çabası gibi. Ve ben, restorasyon odamın loş ışığında, bu parçaların birbirine tutunma biçimini izlerken, bazen bu aceleci yargılarımın ne kadar yanıltıcı olduğunu fark ediyorum.
Hatırlıyorum da, bir zamanlar bu rastlantısallıkların çoğunun birer kayıp, birer ulaşılmayan nokta olduğunu sanırdım. Her beklenmedik bir ses, sanki o mükemmel, bütünleyici frekansı bulamamanın yarattığı bir gürültüydü kulağıma. Bir plak çalıyor, o tanıdık olmayan, derin baslarla başlayan bir melodi... Ve benim içimdeki ses, "Hayır, bu yanlış sürüş. Bu kayıp bir frekans." diyordu. Her şeyi mükemmel bir bilinç akışıymış gibi beklentim vardı; her parçanın, doğru zamanda, doğru yere düşmesi gerektiği yanılgısı.
Ama sonra o ahşabı elime aldığımda, o yüzeydeki o ince çatlağı doldurmaya çalışırken, sadece o çatlağın kendisinin değil, onu çevreleyen tüm o doğal yaşlanmanın hikâyesini de okumak zorunda kaldığımı anladım. O çatlak, bir hata değil; o ahşabın yaşam öyküsünün en dürüst sayfasıydı.
Ve işte burası, benim o ilk yanlışım sanarak geçmeye çalıştığım yerdi. O "yanlış anlaşılmış" anlar, o benim için başlangıçta birer sapma gibi görünen o kaotik girdiler... Bunlar aslında o büyük eserin değil, o esere ulaşmamızı sağlayan mimaridir. O bilinmezlik, o tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz o geçiş anları, o parçaların birbirini bulmadan önceki son dansıdır. Onlar, kaosu değil, onun oluşumundaki süreci temsil ederler.
Bir plak takılır. İğne, o tozlu yüzeye iner ve bir anlık direnç gösterir. Sanki bütün o kayıp sesler, bütün o dağınık anılar, o ilk dirençle birlikte bütünleşmeye zorlanır. Ve o anki o küçük cızırtı, o hata dediğimiz o ses, aslında tüm o gerilimi çözen, eserin nihai haline ulaşmamızı sağlayan o ince, gerekli olan titreşimdir.
Belki de benim acelem, bu bilinçli geleneğimdir. O mükemmel anlatıyı beklemek yerine, o anlatının oluşumundaki tüm o doğal kusurları, o beklenmedik gürültüleri kucaklamak gerekiyor. Onlar olmadan, ya o derinlik olmaz ya da o restorasyonun kıymeti düşer. O boşluklar, aslında yapıştırıcıdır; görünmezdir ama her şeyi bir arada tutar.
Sakinleşmek, sadece doğru frekansı bulmak değildir. Sabırlı olmak, o frekansın bulunmasını beklemek değil; o frekansın, parçaların arasındaki o kaçınılmaz, zorunlu boşlukta kendini göstermesine izin vermektir.