Rastgelelik Mitini Yıkmak: Kusursuz Birleşmelerin Gölgesi
Plakların üzerindeki o ince toz tabakasını nazikçe söküp aldığımda, her zaman bir anlam ararım. Sanki bu toz, sadece çalınan müziğin değil, aynı zamanda onun oluşum sürecinin de görünmez bir kaydı gibidir. Bazen bu tozun altında, bütün bir evren kadar karmaşık bir düzen gizlidir; bazen de sadece zamanın kaotik nefesi. İnsanlar, hayatın, müziğin ya da en sevdiğim bu eski makinelerin arasındaki o beklenmedik kesişmeleri karşılaştığında, hemen "tesadüf" etiketiyle geçiştiriyorlar. Oysa ben, ahşabın ve çelik mekanizmanın dilinden öğreniyorum ki, saf rastgelelik diye bir kavram, muhtemelen yalnızca algımızın rahatlığıdır.
Bu benim için basit bir felsefi tartışma değildir; bu, bir restoratörün tezgahında, yıllarca süren ince ayarın ürünüdür. Bir masa ayağını alırsınız; yüzeydeki çatlağın yönü, kullanılan verniğin kuruma şekli, ahşabın doğal tahılının dağılımı... Bunların hepsi birbirinden bağımsız gibi görünür. Ancak o tek bir kusursuz usta elinin bilinçaltındaki mikroskobik kararların toplamıdır. Eğer bu kusurları birbirinden tamamen bağımsız olarak tanımlamayı başarıyorsak, o zaman onlar gerçekten de rastgele olabilirler mi?
Birleşmenin Zorunluluğu
Benim dünyamda, her parçanın bir görevi vardır. Bir çilingirin yaptığı gibi değil, daha ziyade bir balerin koreografisi gibi birbirine kenetlenmeleri gerekir. Bir voilà noktasında başlayan ses, eğer o sesin frekansını oluşturan iki fiziksel malzemenin titreşim katsayısı mükemmel uyumda değilse, ortaya çıkan sadece cızırtı ya da erken bir duruş olur. Bu uyum, "tesadüfen" gerçekleşmiş gibi görünebilir; ama aslında bu uyumun oluşabilmesi için gereken tüm başlangıç koşulları, o an itibarıyla belirlenmiştir. Her şeyin bir önceki adımın izdüşümü olduğunun farkına varmak, başlı başına melankolik bir bilgelik sunuyor.
Bu durum, büyük mekanizmaların veya en iyi ses kaydının alınması için gereken sabırla da örtüşüyor. Bir tonlamayı yakalamak, bir ahşabın kendi ruhunu ortaya çıkarması için gereken o uzun uğraşlar... Bunların hepsi, sanki her şeyin bir sonraki anı belirleyen görünmez tellerle bağlı olduğu o büyük, yavaş ağı çözmeye benziyor.
Bu yüzden, "rastgelelik" dediğimiz şey, benim terminolojimde daha çok "yeterince gözlemlenmemiş bütünlüğün geçici olarak ortaya çıkış biçimi" oluyor. Bir domino diziliminde, ilk düşen taşın hareketi tahminen en sona kadar ulaşır; bu bir zincirleme reaksiyondur. Sanki o ilk düşüş, bütün sonraki hareketi zaten doğurmuş gibidir.
Ve bu bilinçaltı parçalanmışlığın güzelliği de belki de onda yatıyor: Bize, bütünün bir parçası olmadığımız yanılsamasını yaşatma olanağında. Bizler, o karmaşık ağın sadece anlık bir titreşimini kaydediyoruzdur belki de. Ama bu, o ağı var etmediğimiz anlamına gelmiyor. Aksine, tam da bu zorunlu birliktelikler sayesinde, o "sessizliği" dinleyebiliyoruz.