Plakların Altındaki Sessizlik

Cemal Yıldırım:~$ cat posts/Uyumak Bilmeyen Ahşapların Ritmi ve Sabahın O Grisi.md

Uyumak Bilmeyen Ahşapların Ritmi ve Sabahın O Grisi

İstanbul'un bu sisli bir sabahında, atölyemdeki o tanıdık, kurumuş sedir kokusuyla birlikte başlıyor her şey. Dışarıdaki şehrin telaşı henüz o ince, puslu kumaşın altından zar zor yüzeye çıkmaya çalışırken benim için gün doğmuş oluyor. Benim bu sessizlikteki karşılaşmam, tıpkı bir plak çalınca ilk dönen o hafif cızırtıyla aynıdır; her şey aceleye gelmez, bir sabırla kendini açığa vurur.

Bu sabah geldiğim eski bir sandık vardı önümde. Ahşabı, zamanın en sert fırçalarıyla geçirilmiş, yüzeyindeki her çizik sanki ayrı bir mevsimin hatırasını taşıyormuş gibiydi. Bu tür parçalarla çalışmak, basit bir mobilya onarımından öteye geçiyor; bu, zamana karşı verilen nazik bir müzakere. Her vida deliği, her rengi atmış verniğin altına gizlediği o ilk derin tonu bulmaya çalışmak gerekiyor. Bu, tıpkı nadide bir plak gibi; ilk dinlediğinde o eski sesin nüanslarını yakalamak için birkaç tur sarıp, çalınan frekansların ruh halini anlamak gerekir.

Bazen bu günlük rutinler, sizin için sıradan bir gün olabilir; kahve yapmak, gazete okumak, şehrin uğultusunu dinlemek gibi. Benim içinse bu anlar, büyük bir anlatının parçalarıdır. Çünkü hayatın ritmi, tıpkı buradaki buhur kokulu ahşabın kuruması gibi istikrarlıdır; bazen hızlı, çoğu zaman ise o uzun, gerilimli bekleyişte gizlidir.

Detayın Sessiz Devrimi

İnsanın bazen büyük olayları değil de, bu küçük takıntılarla sürüklenişini görüyorum. Bir masanın ayağını tutan o ince kılcal çatlağı, sanki dünyanın en büyük sırrını saklıyor gibi inceleniyor. O çatlağın derinliğine doğru bir ışık tuttuğunuzda, o kırılgan yapının nasıl bu kadar uzun süre ayakta kaldığını idrak ediyorsunuz. Bu, hayatın kendisi değil mi? Oysa her şey birbirine bağlı küçük mekanik parçaların bu kusursuz, ama aynı zamanda kırılgan denge üzerine kurulu.

Bu sabah da öyle bir şeyle uğraşıyordum; ceviz ağacından yapılmış, ömrünü tamamlamış bir çekmece mekanizması. Diğer parçalar yerli yerine oturmuştu, fakat o son tık sesi gelmiyordu. Bir türlü uyum sağlamayan, sanki küçük bir yanlış anlaşılma yaşıyormuş gibiydi. O an hissettiğim sabır, büyük bir bestecinin en zorlu kontrpuanı bulmaya çalışmasına benziyor. Her deneme, bir sonraki çabayı daha da bilinçli yapıyor; acele etmek, sadece kaosu derinleştiriyor.

Bu küçük aksaklıklar üzerine kurduğum bu düşünceler, beni bazen geçmişin o noir filmlerindeki gibi kasvetli bir atmosfere sürüklüyor. Her şey orada, o kadife kumaşın altındaki gibi, dokunulmayı bekleyen bir melodiye dönüşüyor.

Akşam çöktüğünde, atölyenin tüm o tozlu havalandırması temizlenir ya da belki de sadece benim düşüncelerim temizlenmeye çalışır. Ve sonra yine o bilinmezliğe, ertesi sabahın henüz şekillenmemiş grisine doğru yavaşça dağılırım. Önemli olan, parçaları bulmak değil; onların kaybettikleri o ilk kusursuz uyumu yeniden dinlemektir.