Yıllar Sonraki Kendime Bir Not: O Ahşabın İçindeki Sabır
Sevgili genç ben, omuzlarında henüz dünyanın tüm ağırlığını hissetmeyen ama her şeyin sadece bir sonraki doğru çizgiyi bulma telaşıyla geçtiğine inanan ben... Eğer bu satırları okuyorsan, muhtemelen o aceleyle yaptığın o telaşlı kararların şimdi tozlu bir cebin derinliklerinde dinginleştiği bir mevsimsiz akşamdır. Burası, İstanbul'un nemli ve buruk kokusunu içine çekmiş bir atölye köşesi. Karımda duran, onarımı benim için yılların sabrını gerektiren o devasa ceviz masanın yüzeyi gibi hissettiriyor bu dinginlik.
Hatırlıyorsun, her şeyin bir ritmi varmış gibi geliyordu değil mi? Sanki hayat denen o karmaşık mekanizma, her parçası yerine oturduğunda mükemmel bir melodi üretecekmiş gibi. Sen o melodiyi zorla yakalamaya çalışıyordun; aceleyle, varoluşsal bir baskıyla. Sanki o en mükemmel notayı kaçırıyormuşsun gibiydi bu sürekli bir 'olmalıydı' çığlığı.
Ama bak şimdi, o mekanikleşmiş telaşın aslında hiçbir şey ifade etmediğini anlıyoruz. Bir sandığın menteşesini yeniden ayarlarken, o ince ayarın ne kadar büyük bir fark yarattığını görüyorum. Birkaç milimetrenin kayması, bütün o güzelim oyma detayların ömrünü kısaltır. Bu da benim ahşapla olan ilişkimde de böyleymiş. Başlangıçta, sadece bir kayıp parçayı bulma telaşı vardı; nasıl kusursuzca yerine oturur, bunu görmek. Oysa asıl mesele, parçanın zaten kaybolmamış olmasıydı. Sadece kendi dinginlik frekansını bulması gerekiyordu o parçanın, benim de gereken ince sabırla dinlemesi gerekiyordu.
Bu acelecilik denen şey, sanki o nadide plaklardan birini çalmadan önce onu hemen dinletme zorunluluğu gibiydi. "Hemen o büyüyü yakalamalıyım, yoksa kaybolur," derdin. Oysa benim gibi bu tür şeylerle uğraşanlar bilir ki, o ilk çıtırtı, bütün bir hikâyenin yalnızca başlangıcıdır. O gürültüden sonra gelen o mükemmel, kadife sesin ortaya çıkması için gereken tüm o sürtünmeler, tüm o mikro çatlaklar vardır. Onlar olmadan gelen ses, sadece basamaklardan biri olur; ruhu olan bir melodi olmaz.
Şimdi ise anlayıyorum ki, her şeyin kendine ait bir dinlenme süresi var. O ahşabın yıllarca benim elimde bekleyip, üzerindeki vernik katmanlarının yeniden nefes alması gibi. Sen de o yıpranmış ruh halinle, geçmişinin tüm yükünü omuzlarında taşırken, bilinçaltında bir tür tahliye sürecine giriyordun. O kaosu temizlemek, her seferinde aceleyle bir sonraki büyük kurtuluşu aramaktan ibaret değildi. Bazen tek gereken, o anın kusurluluğunu kabul edip, sadece onunla orada kalmaktı.
O yüzden genç ben, eğer o yoğunluğun içinde kaybolduğunu düşünüyorsan; nefes al. O kaotik akışın içinde bile, kendini sabırla okuyabileceğin bir desen var. O deseni bulacaksın; acele etmeden, sadece elindeki en ince zımpara kağıdının sesini dinleyerek.